Uzaktan Bakınca

Mesleğimin bana kaçınılmaz getirilerinden biri: Zihninizin bir köşesi sürekli insan davranışlarının, görünür olanın arkasındaki katmanların ve söylenmeyenlerin izini sürer. Günlük hayatın akışında sıradan görünen herhangi bir şey de dikkat çeker, kulağımıza çalınan eski bir şarkı sözü ya da yoldan geçen bir yabancının yüzündeki hafif tebessüm bizi derin bir sorgulamanın eşiğine bırakır: "Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca?"

​Candan Erçetin’in o tanıdık dizeleri, aslında bireysel bir sitemin ötesinde son derece köklü bir insanlık halini ve algı illüzyonunu özetler. Dışarıdan bakan bir çift göz için başkalarının hayatı sıklıkla daha pürüzsüz, daha sorunsuz ve keyifli algılanır. Peki, neden başkalarının yaşamlarında olumlu yanları görmeye ve kendi iç dünyamızdaki kırılganlıkları ötekinin dışarıya yansıyan neşesiyle kıyaslamaya bu kadar meyl ederiz? Bu durum yalnızca dijital çağın yarattığı modern bir sosyal medya etkisi midir, yoksa insanlığın tarihsel ve kültürel mirasından süzülüp gelen evrensel bir psikolojik mekanizma mı?

​Sosyal psikolojinin kurucularından Leon Festinger’in 1954 yılında ortaya koyduğu Sosyal Karşılaştırma Teorisi (Social Comparison Theory), insanların kendi öz-değerlerini ve durumlarını değerlendirecek objektif bir ölçüt bulunmadığında, kaçınılmaz olarak kendilerini başkalarıyla kıyaslama eğiliminde olduklarını belirtir. Ancak bu karşılaştırma mekanizması eşit şartlarda işlemez.

​İnsan zihni, kendi yaşamının her detayına hâkimdir: Gece uyutmayan kaygıları, bastırılmış korkuları, yetersizlik hislerini ve hezimetleri en ince ayrıntısına kadar bilir. Buna karşılık, "öteki"ne dair elimizde bulunan veri yalnızca dışarıya yansıtılan kadardır. Bilişsel psikolojide kullanılabilirlik sezgiselliği (availability heuristic) olarak adlandırılan durum gereği, başkalarının coşkulu, başarılı ve mutlu anları dışarıda daha belirgin biçimde görünür olduğu için zihnimiz ötekinin hayatını bu kesitlerden ibaret varsayar. Yani kendimizin iç dünyasıyla başkalarının "dış vitrinini" kıyaslama hatasına düşeriz.

​Neden olumsuz durumları dışarıya yansıtmakta zorlanırız? İnsan evrimsel süreçte toplumsal kabul görme ve gruptan dışlanmama arzusuyla şekillenmiştir. Neşe, coşku ve başarı dışa dönük, paylaşılmaya ve kutlanmaya elverişli; toplumsal bağı güçlendiren duygulardır. Bu nedenle insan, mutlu anlarında sosyalleşme ve bunu dış dünyaya somutlaştırma eğilimindedir.

​Öte yandan yas, hüzün, başarısızlık ve melankoli doğası gereği içe çekilmeyi gerektirir. Birey, kırılgan olduğu anlarda kabuğuna çekilir, toplumsal alandan soyutlanır ve yaşadığı çatışmayı kendi iç dünyasında çözer. Dolayısıyla toplumsal alanda "görünür" olan neredeyse her zaman neşedir; hüzün ise görünmez kılınır. Bu görünmezlik, dışarıdan bakan gözlerde öteki insanların hiç acı çekmediği ya da sorun yaşamadığı algısını pekiştirir.

Günümüzde sosyal medyanın (Instagram, LinkedIn vb.) kusursuzluk ve başarı odaklı algoritmaları bu kıyaslama tuzağını derinleştirdiği için suçu sıklıkla dijital çağa atma kolaycılığına kaçarız. Oysa mesele dijital mecralardan çok daha eskilere, geleneksel kültürlerin yapısına kadar uzanır.

​Geleneksel toplumlarda da "kol kırılır yen içinde kalır" anlayışı hâkimdir. Acının, aile içi huzursuzlukların ve maddi zorlukların mahrem tutulması; buna karşılık düğünlerin, bayramların, başarıların şaşayla kutlanması bir gelenektir. Sözlü kültürdeki "el ne der" kaygısı, bireylerin toplumsal alanda her zaman güçlü ve dertsiz durma çabasını beslemiştir. Sosyal medya, bu kadim insani dürtünün ve kültürel kodun sadece dijitalize olmuş, hızlanmış ve küreselleşmiş bir versiyonudur. 

 

​Yaşamların uzaktan göründüğü gibi olmadığını entelektüel düzeyde bilmek ile bunu her an duyusal ve duygusal düzeyde içselleştirebilmek arasında belirgin bir mesafe vardır. İnsan, kendi içindeki karmaşayı yönetmeye çalışırken başkalarının dışarıya saçtığı ışıkla gözlerinin kamaşmasına engel olamayabilir.

​Ancak unutulmamalıdır ki; hiç kimsenin hayatı uzaktan göründüğü kadar "gamsız", hiçbir ruh da sürekli bir keder haliyle malul değildir. Dışarıdan bakıldığında "dertsiz" durmak, acılardan muaf olunduğunu değil; acıyı taşıma ve dönüştürme biçiminin zarafetini gösterebilir. Başkalarının vitrinlerine bakıp kendi derinliğimizi sorgulamak yerine, her insanın kendi içinde görünmeyen bir yük taşıdığı gerçeğiyle yaklaşmak; hem kendimize duyduğumuz öz-şefkati hem de ötekine duyduğumuz empatiyi derinleştirecek en sağlıklı adımdır.