Şiddet ve Okul ..

Daha önce de değindiğim bir konu ve açıkçası üzerine tekrar tekrar düşünmekten bile içimin sıkıldığı bu konuya, maalesef ki gündemimizden bir türlü düşmediği için yeniden değinmek zorunda kaldım. Şiddet zaten başlı başına fazlasıyla tatsız, ağır ve insanı ruhen inanılmaz yıpratan bir konu; hele bir de bu denklemin içine okullarımız, çocuklarımız ve o çocuklara rehberlik eden öğretmenlerimiz dâhil olunca insan gerçekten konuşmakta da yazmakta da çok zorlanıyor. Güvenin, şefkatin ve öğrenmenin yuvası olması gereken o çatılardan şiddet haberleri almak hepimizin içini sızlatan ortak bir yara.

​Meseleye biraz daha yakından baktığımızda, şiddeti sadece anlık bir öfke patlaması olarak tanımlamak ne yazık ki yetersiz kalıyor. İnsanın bilerek ve isteyerek bir başkasına, bir gruba ya da kendine yönelik uyguladığı; bedeninde, ruhunda veya zihninde iz bırakan her türlü zorlama aslında şiddetin bir parçası. Uluslararası sağlık otoritelerinin ve yapılan araştırmaların da altını çizdiği gibi; bir insanın huzurunu bozan, onu baskı altına alan, gelişimini zedeleyen veya yaralayan her türlü planlı ya da anlık eylem, söz ve davranış bu tanımın içine giriyor.

​Son zamanlarda haber bültenlerinde veya sosyal medyada karşımıza çıkan okullardaki şiddet olayları ve ne yazık ki sınıfların, koridorların yakınına kadar sokulan silahlı saldırılar hepimizi derin bir endişeye sürüklüyor. Bir zamanlar sadece çocuk seslerinin, tebeşir kokusunun ve neşenin hakim olduğu yerlerde silahların ve kaba kuvvetin gölgesini hissetmek, durumun artık basit bir "disiplin problemi" olmadığını, çok daha derin bir toplumsal güvenlik ve ruh sağlığı meselesi haline geldiğini gösteriyor. Okullarımızda çalışan meslektaşlarımızın, öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin maruz kaldığı bu fiziki ve psikolojik baskının kökenine inmek, bu davranışı besleyen unsurları doğru anlamak tam da bu yüzden hayati bir önem taşıyor.

​Şiddet, durduk yere ve tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmıyor. Toplumun her kesiminde farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz. Genellikle alt sosyoekonomik bölgelerde yaşanan gerilimler kendisini daha çok fiziki güç veya kaba kuvvet olarak gösterirken, refah düzeyinin daha yüksek olduğu toplumsal gruplarda şiddet tamamen yok olmuyor; şekil değiştiriyor. Buralarda daha çok psikolojik baskı, aşağılama, sözlü değersizleştirme ya da iş hayatında karşılaştığımız mobbing biçiminde karşımıza çıkıyor. İster sınıftaki fiziki bir kavga olsun, ister psikolojik bir yıpratma, isterse de o hepimizin yüreğini ağzına getiren silahlı eylemler... Bütün bunlara derinlemesine baktığımızda, özünde hep aynı temel ihtiyacı veya yanılsamayı görüyoruz: Bir başkası üzerinde üstünlük sağlama, güç ve tahakküm kurma çabası.

Bu kadar çok katmanlı ve karmaşık bir problemi tek bir nedene indirgemek ya da çözümünü sadece tek bir kuruma yüklemek adil de değil, gerçekçi de. Okullarımızı basit kalıplara sıkıştırmadan; her bir öğrencimizin ve öğretmenimizin kendini güvende, değerli ve anlaşılmış hissettiği, gerçekten sağlıklı ve olması gereken ortamlara dönüştürebilmeliyiz.

​Kuşkusuz ki devletin, emniyetin ve karar vericilerin bu konuda gerekli yasal düzenlemeleri yapacağına, fiziki ve idari tedbirleri kararlılıkla alacağına inanıyoruz; zaten bu adımların atılması hayati bir zorunluluk. Fakat mesele sadece kâğıt üstündeki kurallardan ya da güvenlik önlemlerinden ibaret değil. Bu noktada asıl sormamız gereken soru şu: Devlet ve kurumlar gerekli tedbirleri alırken, bizler birey olarak bu sürecin neresinde durabiliriz?

​Aile içinde dinleme ve empati kültürünü yeşertmek, okul yönetimleri olarak sadece ceza odaklı değil kapsayıcı ve destekleyici bir yaklaşım benimsemek, medya kanallarında şiddeti sıradanlaştıran dilden kaçınmak hepimizin sorumluluğu. Çözüm; kurumların sorumluluğu birbirine devrettiği değil, idari tedbirlerin yanında ailenin, okulun, medyanın ve toplumun her bir ferdinin aynı duyarlılıkla elini taşın altına koyduğu bütüncül bir anlayıştan geçiyor.

​Şiddeti hayatımızdan tamamen silip atmak belki bir günde olmayacak; ancak onun beslendiği damarları kesmek bizim elimizde. Çocuklarımıza ve gençlerimize daha küçük yaşlardan itibaren duygularını tanımayı, empati kurabilmeyi ve aralarındaki anlaşmazlıkları kaba kuvvetle ya da öfkeyle değil, sağlıklı iletişim yollarıyla çözmeyi öğretebiliriz. Toplum olarak birbirimizi anlama kapasitemizi, duygusal ve sosyal bağlarımızı güçlendirdikçe, şiddete ihtiyaç duyan o karanlık zeminin de yavaş yavaş çözüldüğünü göreceğiz.

​Dilerim, bir çocuğun okula giderken adımlarının ağırlaşmadığı, bir öğretmenin derse girerken içine en ufak bir tedirginlik düşmediği, koridorlarında sadece neşeli seslerin ve meraklı soruların yankılandığı günlere bir an önce kavuşuruz. Okulların birer endişe kaynağı değil, gerçekten sığınılacak, büyünecek ve hayal kurulacak güvenli kucaklar olduğunu yeniden hissetmeye hepimizin ihtiyacı var. Kalbimizi sıkıştıran bu acı haberlerin yerine; sevginin, anlayışın, bilimin ve çocukların o saf neşesinin konuşulduğu yarınları birlikte inşa edebilmek, hepimize nasip olsun.